Aylardan Kasım, Aylardan Akademik Yazma Ayı

2011 yılında beri dünyanın bir çok ülkesinden katılımcının bir araya geldiği bir uygulama var: Academic Writing Month (AcWriMo) yani Akademik yazma ayı. Kasım ayı boyunca yazıyorsunuz ve bu alışkanlığınız haline gelmesi ümit ediliyor sürekli ve düzenli yazmanın üretkenliğe ciddi manada olumlu etki sağladığına dair araştırmalara dayalı olarak. (Bununla ilgili olarak daha önceden paylaştığım bir yazı için: düzenli yazma ). Bu işten ilk başladığından beri haberim var ama başarıyla tamamlayamadım (bkz. Akademik yazma ayı). Ama sanırım bu yıl hazırım ve formu doldurdum.

İlgilisi için, işin özünü bu fikri başlatanların kendi ifadelerinin tercümesiyle ve biraz da aralara kendi kattığım ifadelerle kabataslak bir ceviriyle anlatmak istiyorum:

<<<<<<

Olay şu: kendinize yazma merkezli bir hedef belirliyorsunuz, bu hedefe Akademik Yazma Ayı uygulamasında yer alan diğer herkesten edindiğiniz bilgi, tavsiye ve destek aracılığıyla bağlı kalıyorsunuz. Akademik Yazma Ayı bize şu hususlarda yardım edecektir:

  1. Nasıl yazdığımız üzerine düşünmek,
  2. Yazma pratiğimiz için [bu işte yer alan diğer arkadaşlardan oluşan] değerli bir destek ağı oluşturmak,
  3. Gelecek için daha iyi strateji ve alışkanlıklar inşa etmek,
  4. Ve belki – sadece belki – işleri halletmek!

Ve eğer Kasım’da çokça iş hallederseniz – ki biz akademisyenler için her bakımdan yoğun bir zaman – yılın geri kalanında, yazma işinizi halletmenin ne kadar kolay geleceğini bir düşünün!

Peki nasıl katılacağım?

6 tane ana kural var:

  1. Hedefinizi belirleyin. Kelime sayarak olabilir, saat ya da proje belirleyebilirsiniz. Size bağlı. Fakat kendinizi biraz zorlayın.
  2. Hedefinizi ilan edin. AcWriMo 2015 forumuna kayıt olun ve ay sonuna kadar ulaşmak istediklerinizle ilgili bölümleri doldurun. Bunun işinize yarar olması için hesap sorulabilir olmak burada anahtar. İşi halletmek için biraz baskıyı hissetmeniz lazım. O yüzden kayıt olun ve mümkün olduğunca tez zamanda hedeflerinizi ekleyin.
  3. Bir strateji tasarlayın. AcWriMo’ya az da olsa plan ve hazırlık yapmadan başlamayın. Biraz okuma yapın, programınızda yazmaya tahsis edilmiş zaman boşlukları oluşturun, hatta en sevdiğiniz kahveyi alın. Yazmak için neye ihtiyacınız varsa halledin, ve bunu şimdi yapın. Kasım gelip çattığında buna zamanınız olmayacak.
  4. İlerlemenizi tartışın. Tamam, Twitter ve Facebook’ta bütün gün bizimle olmak kabul edilir değil – yapacak işleriniz var – fakat belli vakitlerde girmek çok önemli! Nasıl ilerlediğinizi bilmek istiyoruz. Ne işinize yarıyor ne yaramıyor? Yardıma ihtiyacınız var mı? Yazmaya dair bir başarınızı paylaşmak ister misiniz? (AcWriMo hakkındaki çoğu tartışmayı Twitter’da #AcWriMo etiketinde bulacaksınız fakat Facebook size daha uygunsa, oraya gidin. Ya da irtibatta kalmak için kendi blogunuzu kullanın. Tabloda paylaşmak istediğiniz ufak güncellemeleri bile yazabilirsiniz.)
  5. Gevşemeyin. Katılımcı Bettina’nın ilk AcWriMo hakkında söylediği gibi “Hiç Aralık yokmuşçasına yaz”malısınız. Eğer kendiniz zorlarsanız, çabucak SİZİN için en çok işe yarayan tavsiye ve teknikleri bulacaksınız ve bu uzun vadede size daha çok zaman bile kazandıracak.
  6. Sonuçlarınızı duyurun. Tabloyu her gün (ya da yapabildiğiniz kadar sık) nasıl ilerlediğinizi çizelgelemek için kullanmanız harika olur, fakat bunu yapamasanız bile, sonuçlarınızı ay sonunda duyurMALIsınız. Yazı topluluğumuz yalnızca elde ettiklerinizi paylaşmanızdan değil, aynı zamanda neyin işe yaramadığından ve – öyle ya da böyle – hepimizin insan olduğunun hatırlatılmasından da faydalanacaktır.

Bu yıl :

Dikkat: AcWriMo 2015 Kayıt formunu ilk kez doldurduktan sonra “Teşekkürler, cevabınız kaydedildi!” yazan bir sayfaya yönlendirileceksiniz. Lütfen “cevabınızı düzeltin” linkini tıklayın ve formunuza girdiğinizde adres bölmesindeki URL’yi kopyalayıp saklayın. Linki kaybetmeyin ve her ilerleme kaydettiğinizde bu işlemi tekrarlayın.

>>>>

Orijinal metin ve ayrıntı için: http://www.phd2published.com/acwri-2/acbowrimo/about/#sthash.lPDqMrTv.dpuf

Akademisyen bir annenin 1. yılı

Temmuz ayında yalnızca kayda geçmek amacıyla yazdığım ancak artık yayınlamaya karar verdiğim bir yazı:

Hem anne hem de akademisyen olarak tam 1 yılımı bu ayın 2’sinde tamamladım. Bu yazıyla da geçen bir yılımı muhasebe etmeyi amaçlıyorum. Aynı zamanda bu yazının akademideki bir annenin hayatını kısmen de olsa resmetmesini ümit ediyorum.

16 hafta süreli doğum iznim biter bitmez işe geri döndüm. Ama dönüşüm daha eski. Bebeğim 43 günlük iken okula gelmeye başladık. Önceleri yalnızca konferanslara katıldık kızım ile. Bebeğimin dışarıya çıkmayı ve özellikle de üniversitedeki ortamı çok sevmesi beni teşvik etti. Öyle ki evde bir türlü memnun edemediğim bebek okulda mum gibi oluyordu. Sanırım üniversitedeyken her saniye onun yanında olmam ona güven verdi. Evde başka bir odaya bile gitmem ağlama krizi sebebi idi. Belki de benim duygularıma göre değişiyordu duyguları. Zira ben de özellikle o dönem üniversitede bulunmaktan çok zevk alıyordum. İznimi 1 yıl kadar uzatma düşüncem de kızımın beni cesaretlendirmesiyle yok oldu.

İznim biter bitmez Londra’da bir konferans için sunum özeti göndermekle işe başladım. Hemen hemen her gün okula bebeğimle geldik. Daha önceden de söylediğim gibi konferanslara, seminerlere, toplantılara beraber katıldığımız çok oldu. İlk aylar çok daha kolay yürüyordu işler ama bebeğim büyüdükçe dayanma süresi de kısaldı, uyku saatlerinin düzene girmesiyle de programlarım onun uyku saatleriyle bazen çakışır oldu. Daha sonra yalnızca toplantım olduğu süre boyunca bebeğim uyurken ya da uyanıkken ilgilenilmesi için zaman zaman yardım aldım.

blogger-image--1095183465

Sunum özetini bile hazırlamak 4 aylık bir bebekle çok zor oldu. 1 ayımı yalnızca “abstract” için harcadım. Konferans sunum metnini hazırlamak daha da yorucu idi. Metnimi hazırlamak 4 ayımı aldı. Bunun dışında üniversite içinde görevli olduğum projeler için de çalışmalar yapmak durumunda idim. Evde olduğumuz süre boyunca bebeğimiz ile eşim ilgilendiği için ben kısmen daha rahat ve özgürdüm. Kendi çalışmalarım dışındaki çalışmaları da daha çok akşam evde olduğum zamanlarda ya da hafta sonları yaptım. Okulda ise daha çok, toplantılar, seminerler dışındaki zamanlarda kendi işlerimle ilgilenmeye çalıştım.

Çoğu zaman kucak aşığı kızım kucağımda iken çalıştım. Yazarken klavyeyi uzakta tutmak zorunda kalmak (aksi taktirde metninizde djfdjgjgflşü şeklinde anlamsız ifadelere yer vermek durumunda kalıyorsunuz) dışında çok sıkıntı olmadı. Diğer taraftan da hem bebeğimle ilgilenmiş, hem de işlerimi halletmiş oldum. Her zaman önceliğim bebeğim olduğu için o sıkıldığında çalışmayı bıraktım. O izin verdiğinde çalıştım, o istemediğinde bıraktım, onunla ilgilendim. Dolayısı ile, benim için en kıymetli zaman bebeğimin uyuyor olduğu zamanlar oldu tabi ki. Şanslı mıyım şanssız mıyım bilinmez, geceleri uyumayan kızım gündüz saatlerce uyuyordu.

WIN_20150527_133629

zaman zaman yaramazlıklar yapmadık diyemem ikimiz adına da 🙂

Bebeğim uyuduğu süre zarfında çalışırken iki şeyi uyguladım:

1. Zamanımı verimli kullanabilmek için bebeğim uyurken kronometre ile çalıştım. Bu benim çalışmam dışındaki şeylerle ilgilenmemi engelledi.

2. Her gün kaç saat bu şekilde hiç başka bir şeyle uğraşmadan çalıştığımı hafta hafta oluşturduğum kağıtlara yazıp duvara yapıştırdım. Bu da motivasyonum açısından faydalı oldu.

Bir de öyle sanıyorum ki bu iki şey ve her gün aynı saatte çalışmaya başlamak benim konsantre olma yönümü geliştirdi. Bir süre sonra çalışma başına oturduğum ilk dakika içinde konsantre olmaya başladığımı fark ettim çünkü. Kızım uyandığında da böylece gönül rahatlığı ile onunla ilgilendim. Bazen sesli olarak makale okudum, pür dikkat beni dinledi. Masal da okusam nasılsa aynı tepkiyi alacaktım 5-6 aylık bir bebekten 🙂

blogger-image-1135675652

çalışmak için en kıymetli zamanlar// ofiste

ev-ofis

uykusuz gecelerde de dert ortağı olduk. uykusuz olan ben değildim tabi.

Londra’da konferans sunumunu tamamlamak nasip oldu. Daha sonra Londra’da yaptığım sunumu, ana problemi aynı olmakla beraber kendimce zayıf noktalarını ve eksiklerini de giderdiğim ve birkaç argüman daha eklediğim haliyle ASBÜ’de sundum. Daha sonra listemdeki sıradaki iş bu kadar emek harcadığım bir çalışmadan bir makale elde etmekti. Yazdığım makaleyi de Haziran ayında bir dergiye gönderdim. Ardından hemen sırada bekleyen book review işine kalkıştım. Bu işlerim dışında da verilen görevleri elimden geldiğince yerine getirdim. Akademisyen anneliğin ilk yılı böylece 2 Temmuz’da son buldu. Özetle az iş, çok emek.

Bu süre içinde daha çok taktir edici tepkilerle karşılaştım. Ama ne kadar zor ve yorucu olduğunun dışarıdan görmekle ya da anlatmakla anlaşılmadığını biliyorum. Ama bu yolun hem bebeğim hem kendim için en iyisi olduğuna inandığımdan dolayı katlanması çok zor olmadı.

Bu kadarını bile yapabilmemde hiç şüphesiz üniversitedeki odamı bebek için yaşanır hale getirme ve her türlü akademik aktivitede bebekle bulunma konusunda ben dahil herkesi destekleyen ve teşvik eden rektörümüz Ömer Demir’in rolü en büyüğü oldu. Türkiye’nin ya da kadınların demiyorum, tüm dünyanın ve tüm insanların böyle anlayışa ve güvene ihtiyacı hala çok büyük.

Sevgili eşimin desteğini ise anlatmakla bitmez. Hangi birini söyleyeyim.

Şimdi taslak halindeki Book Review hala benim ona dönmemi bekliyor. Yazın getirdiği rehavetten midir yoksa benim yorgunluğumdan mı bilemiyorum bir türlü bitiremiyorum çalışmayı. Hayır olsun.

Doktora Tezi Sonuç Bölümü Üzerine…

Şu yazıda ve şu yazıda doktora tezinin “giriş bölümü” ile ilgili yazmıştım. Tezin sonuç bölümü üzerine yazacağım bu sefer.

*****

Asıl meseleye geçmeden evvel belirtmek isterim ki, bunları yazabiliyor olmamın tek açıklaması doktorayı bitirmiş, bir tez yazmış olmam. Tezimi henüz bitirmediğim zamanlarda yazdıklarımda özellikle başka yerlerde duyup paylaştığımı belirtiyordum. En birinci kaynağım da How to Write a Better Thesis adlı kitabımdı. Şimdi durum daha farklı. Fakat “ben tezimi bu şekilde yazdım ve siz de bu şekilde yazmazsanız başarısız olursunuz” türünden dar görüşlü bir bakış açısı sergilemek istemiyorum. Benzer şekilde, nasıl akademik çalışma yapılır, nasıl tez yazılır, doktora yapmanın şartları.. şeklinde yukarıdan bakan bir bakış açısına sizi maruz bırakmak da istemiyorum. Çünkü tüm bunlar için sayısız usul olduğuna inanıyorum. Bu sebepten, hep söylediğim gibi, burada yazılanlar, her ne kadar her biri salt öznel nitelikte olmasa da, sadece fikir olarak kabul edilmesini istediğim hususlar.

*****

Sonuç kısmının en az Giriş kısmı kadar önemli önemli olduğu kabul görmüş bir husus. Tez savunmama hazırlanırken yaptığım araştırmalar neticesinde bazı akademisyenlerin değerlendirecekleri tezde önce giriş, sonra sonuç kısımlarını, en son da ana metni okuduklarını öğrenmiştim. Ben de sanırım bu yolu izleyen bir değerlendirmeci olacağım. Fakat, buna ilave olarak ben Giriş-Sonuç-Ana metin-Giriş-Sonuç şeklinde bir yol izleyeceğimi düşünüyorum.

Giriş ile ilgili olarak aşağıdakileri söylemişim:

Belirtmek isterim ki “basarili bir giris nasil olmalidir, simdi size bunu gosterecegim.” seklinde bir yaklasimdan aldatici olmasi nedeniyle ozellikle kacinmak gerekiyor, cunku giris yazmak icin turlu turlu yollardan bahsedilebilir. Bu da calismanin yapildigi alandan calismanin metoduna kadar bir suru unsura bagli olarak degisebilen bir husus.

Sonuç ile ilgili olarak sonuç yazmak için türlü türlü yollardan bahsedilebileceği konusunda şüphelerim var. Metot olarak türlü türlü şekilde yazılabilir olmasına rağmen içerik olarak sonuç kısmının kilit noktaları vardır çünkü. O yüzden Giriş kısmından farklı olarak Sonuç kısmı hakkında net ifadelerle konuşmak daha kolay ve makbul görünüyor. Ama ben yine de Giriş konusunda da yazdığım gibi, en azından başarılı netice almış olan ve;

yalnizca yapi bakimindan bir ornek olarak yardimci olmasi amaciyla cok kisa ozetle kendiminkinden bahsediyorum.

Başarılı olmaya aday bir tezin Sonuç bölümü:

1. Tezde daha önce dile getirilmiş olan problemi ve amacı hatırlatır: 

The main objective of this research has been to apply a Kierkegaardian hermeneutics, which places a particular emphasis on becoming a religious self, to Iqbal’s discussion of becoming a Muslim self.

2. Tezde tartışılan ana konuları tekrar gündeme getirir. Bu kısmın daha önce söylenen şeylerin özensiz bir özeti olmamasına dikkat edilmeli. Zira aynı şeyleri tekrar tekrar söylemenin tezin zayıflıkları arasında nitelendirildiğini biliyorum. O yüzden bu kısım, boşu boşuna sayfa doldurmaya çalışma ya da karşısındakini “anlayışı kıt” muamelesi yapma intibası uyandırmak yerine, “bunları daha önce söylediğimin farkındayım, sadece bütünlüğü sağlama, olan biteni hatırlatma amacıyla, birazdan bahsedeceğim bulgulara nasıl ulaştığımı desteklemesi için toparlıyorum” mesajını verebilmeli.

3. Araştırma neticesinde elde edilmiş bulguları aktarır: Bu kısım belki de en zevkli kısım. Bütün emeklerinizi, içinizde topladığınız ama tartışmanın odak noktasını kaydırmamak adına içinizde tuttuğunuz, dipnotlara yazmakla tatmin olmadığınız düşüncelerinizi geniş geniş dökebilirsiniz burada. Ama bir yere kadar: Tezin içeriğinde yer almayan, tezde argümanlarla destekli olarak yer almamış ve kendi başına ayrı bir problem olan hiç bir konu gündeme getirilmemeli. Diğer bir deyişle, araştırmanın çemberinin dışına çıkılmamalı. Akla gelen bir mesele varsa bu “further research”, çalışmanın akabinde yapılabilecek çalışmalar kısmında dile getirilebilir.

4. Araştırma sürecinde karşılaşılan güçlükleri ve çalışmanın sınırlarını dile getirir. Bu, çalışmanın zayıf noktalarından biri olarak değil, aksine çalışma sürecinde tespit edilmiş ve elde edilmiş bulgulardan biri olarak yer alır. Çalışmayı yapanın sınırlarının ne kadar farkında olduğunu da gösterir. Böylece araştırmacı araştırma yaptığı konuya olan hakimiyetini göstermiş olur.

However, Iqbal’s understanding did not permit of the third principle of Kierkegaardian hermeneutics. This indicates that the study encountered a limitation, which needs to be considered.

5. Daha sonraki araştırmalar için fikir ortaya koyar. Bu kısmın, ilgi duyan araştırmacılara fikir vermekle beraber, tez sahibinin alanıyla ve çalışmasıyla ilgili duyduğu heyecanını ve kararlılığını, konuya ilgisinin devamlılığını göstermesine destek olduğunu düşünüyorum.

Further to this study, it is the intention of the
present writer to conduct more research on…

6. Çalışmanın katkısının ne şekilde ve kime olduğunu dile getirir. “Tamam bu çalışmayı yapmışsın, iyi, güzel, ama ne işimize yarayacak?” sorusunun cevabını içermelidir.

Such studies along these lines of an interreligious
approach, by the present writer and others, will not only contribute to…

Dinleyici Gozunden Iyi Bir Sunum

        Universitede lisans egitimi almaya basladigimdan beri ve agirlikli olarak doktora donemi ve sonrasinda ve bilhassa ASBU’de calisageldigim su son bir yilda cok sayida konferans, seminer, sempozyum vs sunumu dinleme sansim oldu. (Sadece son 1 yilda asagi yukari 50 adet). Bir konusmaci olarak olmasa da belki, dinleyici olarak yeterli tecrubem oldugu kanatine vardim yakin zamanda verdigim iki sunuma hazirlanirken*. Konferansta sunacagim metin uzerine calisirken bir konferans paperi nasil olmali sorusunun objektif olarak cevabi uzerinde durmadan evvel ben dinledigim bir sunumda neye dikkat ederim sorusuyla basladim. Zira basi, sonu, ortasi belli olmayan, kulaga cok sofistike gelmekten öte bir fonksiyonu olmayan kavramlara bogulmus, aciklamasi olmayan dataya ya da rakamlara burunmus, sunumu yapan kisi hazirladiklarini yalnizca kendi anlayacagi sekilde ve yalnizca kendine sunar bir tavirla hazirlamis hissi veren bir sunumdan hic hoslanmadigimdan eminim.
         Bu konuda yazdiklarim, bir konferans sunumu nasil olmali sorusu odakli olmaktan ziyade, bir dinleyici gozuyle basarili bir sunumdan ne beklerim sorusu odaklidir. Ikisi de ayni sey canim diyenler olabilir, fakat ikinci turlu soyleyince benim uzerimdeki yuk daha az olmakta ; )

Aslinda yazacaklarim yalnizca sunumlar icin degil, akademik calisma sinifina giren her turden urunden bekenenler sınıfına girer. Ama sunum, digerlerine nispeten daha cok kendine baglamali. Bir makaleyi okurken sikildiginiz yerde birakip daha sonra devam etme sansiniz varken, ve makale geriye donup tekrar kendini okutma luksunu saglarken, sunum sunuldugu surece var olan bir urun. O yuzden netlik ve isin ozune odaklanma, verilmesi gerekeni en direk sekilde verme kaygisi -sunuma has olmamakla beraber- diger akademik calismalarda olandan bir adim onde geldigini soylesem yanlis olmaz.

            Benim dinleyici olarak basarili sayabilecegim sunum su nitelikleri tasimali**:
      – Oncelikle “neden bu konuda yapilmis bir calismayi dinleme zahmetine katlanayim?” sorumu cevalamali. Tamam, belki sunum ozetini onceden okuma sansim oldu ya da baslik dinlemem konusunda kismen ikna edici oldu, fakat bu sorunun cevabini konusmanin/sunumun butunlugu acisindan baslarda bir yerlerde tekrar duymaya bir dinleyici olarak ihtiyacim var. Bu kisim ele alinacak olan meselenin problematize (baska kelime bulamadim) edilmesini iceren ve konunun uzerinde durulmayi hak ettigini net bir sekilde gerekcelendiren ifadeler barındırmali. Mumkunse literaturdeki bosluga ya da mevcut anlayisla hemfikir olmadigina deginip kendi yaptigi calismanin bir boslugu doldurmayi hedefledigi konusunda ikna edici olmali.
       – Hemen bunu muteakiben “tamam, uzerinde durulmaya deger bir konu ama bu calismayla senin amacin ne?” sorusunun cevabini beklerim.
          – Problemin net bir sekilde sunumundan ve amacin belirtilmesinden sonra “peki bu amacina nasil ulasacaksin?” sorumu cevaplamali. Diger bir deyisle, bahsi gecen problemi nasil ele alacagindan, ozellikle hangi hususlar uzerinden gideceginden, hangi metodu uygulayacagindan kabaca bahsetmeli. Bir problemi ele almanin birden fazla yolu olabilir. Tez savunmamda bana sorulan ilk soru, “bu tezi baska turlu yazsan nasil yazardin?” sorusu idi. O yuzden uzerinde durulmaya deger bir mesele olduguna ikna oldugum konuyu sunumu yapan kisinin kafamda daha somut bir hal almasi bakimindan hangi yolla ve metodla ele alacagini bastan bilmek isterim.
           – Sonra problem olarak nitelendirdigi mevzuyu ele almali. Burada “bu konuda senin soyleyecek neyin var?” soruma cevap beklerim. Konuyla yakin iliskimin olmadigi durumlarda benim dikkat edecegim husus, konusmacinin en basta sozunu ettigi metodu uygulayip uygulamadigidir.
         – En son da “yani?” soruma cevap vermeli.Bunu yaparken en basta dile getirdigi problemi bana tekrar hatirlatip buraya kadar ne yaptigini toparlamali ve bu zamana kadar belki ima yoluyla ifade ettigi bulguyu artik direk olarak dile getirmeli. Benim sunumlarda en sevdigim kisimdir bu kisim, yani sonuc kismi. Burasi sayesinde konusmacinin buraya kadarki iddialarini tekrar gozden gecirip en son vardigi sonuca ulasmak icin yeterince ikna edici deliller sunmus mu bana, onu anlayabilirim.
          Sunumlarda onemli olan tum bunlari ozet bir sekilde dile getirebilmek ve bunu da mumkun oldugunca direk ve net bir sekilde yapmak. Bence sunumu diger akademik calismalardan ve bilhassa makaleden ayiran en onemli ozellik bu. Eklemek istedikleriniz varsa memnun olurum.
                                                                                                                                       *Vermis oldugum iki adet sunumla 2015 hedeflerimden birini tamamlamis oldugumu belirtir, selam ederim : )
**Artik su saatten sonra yapilmis anlasilir olma kaygisi tasiyan her sunum gorsel malzeme sunmali. Yani cesitli bilgisayar programlari yardimiyla bana gorsel olarak sunumda one cikarilacak hususlar sunulmali. Buna imkan yoksa en azindan “handout” olmali. Gorsel malzemenin icerigi nasil olmali konusu basli basina bir konu oldugu icin girmiyorum.

Akademik Yazma ve Usul

Yazma ile doldurmayi istedigim bu yila baslarken yazma hakkinda yazarak baslamak istedim. Akademik yazma konusuyla ilgili olarak iki temel mesele uzerinde durulabilir: 1. usul, 2. uslub.

Usul ve uslub birbirine yakin ifadeler. Akademik bir metni olustururken o metnin o hale nasil geldigi, metni son sekline nasil getirdigimiz meselesini kastediyorum. Uslub ise usule nispeten cok daha sahsi, kisiye hastir. Bir metni okudugunuzda o metnin kim tarafindan yazildigi hakkinda yorum yapabiliyorsaniz bu uslubdur. Tartismali olarak iddia edebilirim ki, her bir (ciddi) akademisyen sayisi kadar farkli uslub olabilir, fakat usul bu kadar oznel [olmak zorunda] degildir. Diger taraftan yine tartismali olarak iddia edebilirim ki uslub sahibi olmak usul sahibi olmaktan daha zordur. Benim anladigim sekliyle, iki kavram arasindaki farka iliskin daha net olmak gerekirse, metni bir yemek olarak dusunebiliriz. Usul bu yemegin hazirlanip servis edilme asamasi, uslub da gorsel olarak sunumu ve lezzeti olabilir. Benim burada uzerine dusunecegim mesele usul yani metnin mutfak asamasi.

Surada iki tur yazma aliskanligindan bahsetmisim: birincisi planner, ikincisi drafter. Planner kulaga ne kadar hos geliyor di mi? Guzel guzel okumanizi yaparsiniz, sonra tikir tikir yazarsiniz. Cok istedim vaktiyle ama olmadi. Bana uymadi. Neden cok istedigimi de bilmiyorum. Yazmaya baslayinca okurken akllima gelen bahsetmek istedigim seyleri hep unuttum. Belki de yontemi dogru uygulayamadim. Meger ben bir ‘drafter’misim. Yazarken ayni zamanda dusunuyorum ya da dusunurken yaziyorum tipki su an yaptigim gibi. Oyle ki, en son ortaya cikan metin en bastakinden tamamen farkli da olabiliyor, hatta en son savundugum arguman bile en basta dusundugumden farkli olabiliyor. Asagida ham halde bir calisma taslagim var. Orada da goruldugu uzere once kafamda belirli sorularla yaklasmaya calistigim metni okurken buna paralel zamanda aklima gelen ya da onemli gordugum anahtar bir kac kelimeyi, cumleyi, alintiyi bos bir sayfaya yazarak basliyorum.

Screen Shot 2015-01-23 at 15.23.21

Daha sonra bu anahtar kelimeleri defalarca okuyup dusunuyorum, bir taraftan not almaya da devam ediyorum. Sonra sira anahtar ifadeleri kullanarak ya da bunlar uzerine dusunerek asil metni olusturmaya geliyor. Ayni sayfadan devam ediyorum ve aklima ne geldiyse yaziyorum. Buna aklima takilan sorular, metin icinde cevaplamam gerektigini dusundugum sorular ve vurgulamayi dusundugum noktalar da dahil. Aralarda buyuk bosluklar birakarak yazdigim bu taslagin ciktisini alip bir muddet sonra tekrar okuyorum, bu sefer kalemle gerekli duzeltmeleri yapiyorum, okurken mutlaka aklima farkli fikirler ya da yaklasimlar geliyor, aralardaki bosluklara eklemeler yapiyorum ve son halini veriyorum. Bu cikti alip kalemle duzeltme isini birkac kez tekrarlanmasi sonucunda son halini aliyor metnim.

Screen Shot 2015-01-23 at 15.54.30

Yazdigim hemen hemen herseyde bu yontemi uyguluyorum, bu blogda okudugunuz yazilar da dahil. Bunca zaman sonunda sunu anladim: bir yazma aliskanligi ancak tecrubeyle elde edilecek bir sey (surprise!). Akademik yazma usulu hakkinda madde madde siralanmis bir suru tavsiye bulabilirsiniz. Bazisi planli olmayi ogutler, dusunup tasinip oyle yazmaya baslayin der. Kimisi surada oldugu gibi bir yandan dusunup bir yandan yazmanin en etkili yol oldugunu iddia eder. Kendi tecrubemden yola cikacak olursam diyebilirim ki bir suru sey deneyip zamanla size en uygun ve verimli gelen yontem aliskanliginiz haline geliyor. Siz bile bunun farkina varmayabiliyorsunuz. Burada -benim kanaatimce- onemli olan bir nokta bir usul sahibi olmaya cabalamak. Bu da kendini tanimaya calismak ve usul meselesi uzerine uzun uzun dusunmekten geciyor. Benim yazma usulumun yanlis ya da dogru oldugu tartisilir tabi ki objektif noktadan bakildiginda. Fakat subjektif olarak dusundugumde bu zamana kadarki tecrubelerim dogrultusunda zihnimi toparlayabildigim en etkili yontemin bu oldugunu farkettim.

2015

Üç yıl önce yani 2012’de başlayıp, taslaklara kaydettiğim bir yazıya devam etmek bugüne nasipmiş. Neyse ki o yazıda bahsetmeyi düşündüğüm şeyler hala aklımda. Yazı şöyle başlıyor:

Yeni yıla gireli çoktan bir ay geçmiş bile. Hep, zamanın ne kadar çabuk geçtiğinden bahseder dururuz. düşünüyorum, çok değerli fakat, diğer taraftan, elimde ne kadar kaldığı hakkında hiçbir fikrimin olmadığı, ama kesinlikle bana ait olduğundan emin olduğum tek şey “zaman”. Bu sahip olduğum “zaman”a, sevdiklerimle geçirdiğim, aylaklıkla geçirdiğim, hakkıyla geçirdiğim bütün zaman parçacıkları dahil. “zaman kontrolü” diye yeni moda bir söz vardır, kulağımıza aşina gelen. Tam olarak karşıladığından emin değilim ama tasavvufta ibnu’l-vakt diye bir tabirden bahsedilir. Vaktinin kıymetini bilip yapması gereken vazifeyi vaktinde yapma, içinde bulunduğu vakit neyi gerektiriyorsa onunla meşgul olma gibi bir anlam taşıyan bir sıfattır. Zaman kontrolü tabiri bana nedense bu kavramı hatırlatır hep. Kavramlar üzerinde çok oyalanmadan asıl meseleye geleyim.

Bu yazıda 2012 yılı için hedeflerimi yazacaktım. O yıl için nasip olursa yapmayı planladığım hedeflerimi yazacaktım. Sonra neden vazgeçtim hatırlamıyorum. Hedef koymuş olsam o yılım daha mı verimli geçerdi acaba? Muhtemelen. Bu yazı taslağıyla tam da yeni yıla başladığımız şu zamanda karşılaşmak bana bu sene için plan yapma isteği uyandırdı. Önce, Allah isterse, ömür verir, nasip ederse ben de gereken iradeyi gösterirsem benim bu sene -bebeğimin önceliğim olduğunu da göz önünde bulundurarak- yapmayı istediğim bazı akademik hedeflerim var. Görev aldığım projelerin ya da hayatın akışı içerisinde karşılaşma ihtimalim olan diğer işlerin yanı sıra benim bu yıl için başarmak istediklerim: 1. En az iki adet konferansta bildiri sunmak. 2. Uluslararası dergilerde iki makale yayınlamak ya da yayın için onay almak. 3. İki adet “book review” yayınlamak ya da yayın için onay almak. 4. Bir adet proje taslağı hazırlamak.

Merhaba!

Uzuunca bir aradan sonra tekrar merhabalar. Artik akademisyen bir anne ya da anne bir akademisyen olarak yaziyorum. Alti ay kadar suredir durum boyle. bebegim uc aylik olduktan sonra calismaya basladim. Herkesin ilk sorusu tabi ki de “bebegi napiyorsun” oldu ve hala da oluyor. Nereye gidersem alti aylik bebegimi de pesimde goturuyorum. 43 gunlukken basladik yavas yavas akademik ortamlara girmeye. Buna konferanslar, seminerler, ve benzeri hersey dahil. Akademisyen olmanin getirisi olan calisma saatlerinin esnekligi kadar fedakar bir es ve anlayisli ve vicdanli yoneticiler sayesinde de sanirim bir tik daha sansli oldugumu itiraf etmeliyim.

Annelikle beraber hayatimin bir daha asla eskisi gibi olmayacagina inanali ve bunu kabulleneli uzun zaman oldu. Itiraf ediyorum kabullenme kismi cok daha zor oldu. Bunun sebeplerinin basinda tabi ki bir bebekle basa cikmanin ne kadar zor oldugu, basa gelmeden de anlasilamayacagi gercegi yatiyor. Ilk uc ay bir tarafta yapmayi planlayip daha yapamadigim isler, yazmayi planladigim makaleler, calismayi dusundugum konular, diger tarafta cok cok az uyuyan, aglamaktan bikmayan, tum varligiyla bana bagimli bir bebek vardi. Daha da kotusu surekli, uykusuzluktan bitab olmus, aksama kadar iki lokma yemek agzina koymaya vakit bulamamis, o gunun gunlerden hangisi oldugu ayirt edemeyen birinin duymak isteyecegi son sey bile olmayan “bunlar iyi gunlerin, buyudukce daha da zorlasacak hersey” mealinde yildirici sozler okudugum, duydugum oluyordu. Bebegimle ilgilenmek ve buyuk zevk aldigim meslegim arasinda bir secim yapmak zorundaymisim gibi hissediyordum. Neyse ki ilk uc ay gectikten sonra ve ben akademik ortamlara baslarda ‘amator’ olarak da olsa daha sikca dahil olmaya basladiktan sonra bu duygular yerini umide birakti. Bebegimin uyku vakitlerinin daha duzenli hal almaya baslamasi beni isimden alikoymak yerine beni daha programli ve duzenli olmaya zorladi. artik calisacagim saatleri ben degil kizim belirliyor. Ama en azindan gunde ne kadar ve hangi saatler arasinda calisabilecegimi biliyorum. Nasil ki Islam’da ibadetin “az da olsa devamli”, bir diger deyisle duzenli olani daha makbul, calismanin da boyle oldugunu farkettim. Bu duzen ve her gun ayni vakitlerde calisiyor olmanin da verimimi arttirdigini dusunuyorum. Yarim kalan makalelerime dondum, konferanslara ‘abstract’lar gondermeye ve projelerde gorev almaya basladim.

Screen Shot 2015-01-08 at 17.05.11

Hayatim tabi ki eskisi gibi degil. Hem olumlu anlamda hem olumsuz anlamda. Normal bir akademisyenin uc gunde yetistirebildigi isi ben on gunde ancak bitirebiliyorum. Hatta daha cok yorularak. Ya da eskiden oldugu gibi istedigim zaman istedigim seyle ugrasamiyorum. Ayrica bebegim cok da yumusak huylu bir bebek olmadigindan onunla ilgilenmek zaman zaman kemiklerimi sizlatacak kadar yorucu olabiliyor. Bazen kahveyi sogumadan icebilmeyi bile luksten sayiyorum. Ama butun bunlar bana vaktimin ne kadar kiymetli oldugunu farkettirip onu nasil en verimli sekilde kullanabilecegimin yollarini bulmaya beni sevkediyor. Artik “bos isler”le daha az ugrasiyorum. Akademik ugraslar boyle bir durumda yorucu olmaktan ziyade beni hem zihinsel olarak hem de ruhsal olarak ayakta tutuyor.  Anne olmanin, kendi canindan bir yavrunun buyumesine, degismesine her gun sahit olmanin verdigi hazzin calismalarimdaki motivasyonunu hic saymiyorum bile. Insanlarin “hele bi ayaklansin bakalim o zaman goturebilecek misin her yere” demelerinde oldugu gibi bebegim buyudukce hayatim daha zor bir hal alacak mi bilmiyorum, ama yeter ki etrafimda hep bana her yonden destek olan, anne olmanin yukunu elinden geldigince hafifletmeye calisan esim, vicdan sahibi amir pozisyonundaki insanlar ve huzurlu is ortamim olsun.

Demem o ki, artik akademik anne olarak karsinizda olacagim. yazdiklarim da zaman zaman ilgili konular icerecektir.

selam eder, esenlikler dilerim.

svcn