Merhaba!

Uzuunca bir aradan sonra tekrar merhabalar. Artik akademisyen bir anne ya da anne bir akademisyen olarak yaziyorum. Alti ay kadar suredir durum boyle. bebegim uc aylik olduktan sonra calismaya basladim. Herkesin ilk sorusu tabi ki de “bebegi napiyorsun” oldu ve hala da oluyor. Nereye gidersem alti aylik bebegimi de pesimde goturuyorum. 43 gunlukken basladik yavas yavas akademik ortamlara girmeye. Buna konferanslar, seminerler, ve benzeri hersey dahil. Akademisyen olmanin getirisi olan calisma saatlerinin esnekligi kadar fedakar bir es ve anlayisli ve vicdanli yoneticiler sayesinde de sanirim bir tik daha sansli oldugumu itiraf etmeliyim.

Annelikle beraber hayatimin bir daha asla eskisi gibi olmayacagina inanali ve bunu kabulleneli uzun zaman oldu. Itiraf ediyorum kabullenme kismi cok daha zor oldu. Bunun sebeplerinin basinda tabi ki bir bebekle basa cikmanin ne kadar zor oldugu, basa gelmeden de anlasilamayacagi gercegi yatiyor. Ilk uc ay bir tarafta yapmayi planlayip daha yapamadigim isler, yazmayi planladigim makaleler, calismayi dusundugum konular, diger tarafta cok cok az uyuyan, aglamaktan bikmayan, tum varligiyla bana bagimli bir bebek vardi. Daha da kotusu surekli, uykusuzluktan bitab olmus, aksama kadar iki lokma yemek agzina koymaya vakit bulamamis, o gunun gunlerden hangisi oldugu ayirt edemeyen birinin duymak isteyecegi son sey bile olmayan “bunlar iyi gunlerin, buyudukce daha da zorlasacak hersey” mealinde yildirici sozler okudugum, duydugum oluyordu. Bebegimle ilgilenmek ve buyuk zevk aldigim meslegim arasinda bir secim yapmak zorundaymisim gibi hissediyordum. Neyse ki ilk uc ay gectikten sonra ve ben akademik ortamlara baslarda ‘amator’ olarak da olsa daha sikca dahil olmaya basladiktan sonra bu duygular yerini umide birakti. Bebegimin uyku vakitlerinin daha duzenli hal almaya baslamasi beni isimden alikoymak yerine beni daha programli ve duzenli olmaya zorladi. artik calisacagim saatleri ben degil kizim belirliyor. Ama en azindan gunde ne kadar ve hangi saatler arasinda calisabilecegimi biliyorum. Nasil ki Islam’da ibadetin “az da olsa devamli”, bir diger deyisle duzenli olani daha makbul, calismanin da boyle oldugunu farkettim. Bu duzen ve her gun ayni vakitlerde calisiyor olmanin da verimimi arttirdigini dusunuyorum. Yarim kalan makalelerime dondum, konferanslara ‘abstract’lar gondermeye ve projelerde gorev almaya basladim.

Screen Shot 2015-01-08 at 17.05.11

Hayatim tabi ki eskisi gibi degil. Hem olumlu anlamda hem olumsuz anlamda. Normal bir akademisyenin uc gunde yetistirebildigi isi ben on gunde ancak bitirebiliyorum. Hatta daha cok yorularak. Ya da eskiden oldugu gibi istedigim zaman istedigim seyle ugrasamiyorum. Ayrica bebegim cok da yumusak huylu bir bebek olmadigindan onunla ilgilenmek zaman zaman kemiklerimi sizlatacak kadar yorucu olabiliyor. Bazen kahveyi sogumadan icebilmeyi bile luksten sayiyorum. Ama butun bunlar bana vaktimin ne kadar kiymetli oldugunu farkettirip onu nasil en verimli sekilde kullanabilecegimin yollarini bulmaya beni sevkediyor. Artik “bos isler”le daha az ugrasiyorum. Akademik ugraslar boyle bir durumda yorucu olmaktan ziyade beni hem zihinsel olarak hem de ruhsal olarak ayakta tutuyor.  Anne olmanin, kendi canindan bir yavrunun buyumesine, degismesine her gun sahit olmanin verdigi hazzin calismalarimdaki motivasyonunu hic saymiyorum bile. Insanlarin “hele bi ayaklansin bakalim o zaman goturebilecek misin her yere” demelerinde oldugu gibi bebegim buyudukce hayatim daha zor bir hal alacak mi bilmiyorum, ama yeter ki etrafimda hep bana her yonden destek olan, anne olmanin yukunu elinden geldigince hafifletmeye calisan esim, vicdan sahibi amir pozisyonundaki insanlar ve huzurlu is ortamim olsun.

Demem o ki, artik akademik anne olarak karsinizda olacagim. yazdiklarim da zaman zaman ilgili konular icerecektir.

selam eder, esenlikler dilerim.

svcn

Advertisements

Muhammed Ikbal’den Cok Eslilik Uzerine

Tezimle ilgili kaynaklari gozden gecirirken Muhammed Ikbal’in mektup, yazi, soylesilerinin derlemesi olan ve bildigim kadariyla Turkce tercumesi bulunmayan bir kitapta, Ikbal’in kadin konusundaki gorusleri gozume carpti. Ikbal, kisaca soylemek gerekirse, celiskili bir dusunur. Celiskilerini zaman zaman  yazdigi tek bir metin icinde bile gozlemlemek mumkun, karsilastirma icin baska yerde yazdigina ya da soyledigine bakmaya her zaman gerek olmuyor. Kendisinin Ingiltere’de bulundugu sirada Liverpool Post isimli gazetenin bir muhabirinin kendisiyle yaptigi Women in the East konulu roportajin cok eslilik uzerine olan kismi dikkatimi cekti ve cevireyim dedim. Buyrun*:

5. Cok eslilik

Dogulu kadindan bahsettigimde ister istemez cok eslilik konusu akliniza gelecektir. Suphesiz ki Islam, gercekten de, kontrolden cikmis zina icin tek etkili care olan cok eslilige izin vermektedir.

Tek eslilik bizim idealimiz olmalidir. Fakat kadin sayisinin erkeklerinkini gectigi durumlarda kotuluge caremiz nedir?

Ortacag’da Avrupa, kadinlarin bollugunu (super-abundance) kontrol altina almak icin rahibe manastiri ve mabed kurumlarini acti, fakat bugun bu kurumlari hayata dondurmek imkansizdir.

Sozde Endustri Devrimi erkekler ve kadinlar arasinda cok eslilige karsi bir baskaldiri yaratti fakat korkarim toplumsal sikintilar onceden oldugu sekliyle devam etmektedir.

Cok eslilik her derdimize devadir demiyorum fakat itiraf etmeliyim ki bundan boyle kadinlar gecimleri icin calismalidirlar fikri sinirlerimi bozmakta.

Bu durum disilik ruhunu sonsuza dek bozma egilimindedir.

*Letters and Writings of Iqbal, compiled and edited by B. A. Dar, Karachi: Iqbal Academy, 1967.

Notlar-2

  • Son yazida uzerinde durdugum tez ve giris bolumu ile ilgili olarak yardimci olabilecek bir yazi yayinlamis ilgi ile takip ettigim bir akademik blog yazari. Buradan buyrun lutfen: the thesis introduction.
  • Bir akademisyenin Akademi’ye yazmis oldugu acikli mektup icin buyrun: “Dear Academia, our relationship hasn’t been easy. I tried to make it work.”
  • The PhD Movie’nin ikincisi cekiliyormus, burada kisa bir video yapmislar. Bu ay boyunca birincisi ucretsiz izlenebilecekmis burada.
  • Enough noise to work: Araştırma göstermiş ki sessiz bir ortamda yaratıcı fikirler ortaya koymak zordur. Gürültülü bir ortam da dikkat dağıtıcı ve sinir bozucu olabilir. Fakat kahveci\kahve dükkanı gibi sakinliğin ve hareketliliğin karışımını içeren bir ortam yaratıcılık ve ilham için ihtiyacınız olan şeydir. Tam bana göre bir uygulama: İlham gelmesini istiyorsanız bulunduğunuz ortamı kahveciye çevirin 🙂

  • Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ile İSAV ‘Bugünün ilahiyatı nasıl olmalıdır?’ başlıklı ortaklaşa bir çalıştay ilan etmiş. Program 1-4 Haziran tarihlerinde gerçekleşmiş. Bir ilahiyat fakültesi mensubu olmasam da program konuşmalarını merak ettim. Umarım konuşma ayrıntılarını ya da raporu paylaşırlar. Program içerigi icin buyrun.
  • Eylül ayında İstanbul’da International Conference on Social Sciences and Humanities başlıklı disiplinlerarası bir konferans gerçekleşecek. Takip etmeye değer. Konferans linki için bkz. burası.
  • Uzun zamandir maalesef roman, siir… vs. gibi edebi turlerden uzak kalmistim tez calismamin yogunlugu dolayisi ile. Bununla beraber baska bir aliskanlik gelistirdigimi farkettim: Ilgimi ceken konularda firsat buldukca makale okuyorum. Tezi bitirdim fakat makale okuma aliskanligi benimle kaldi. Son okudugum ve ilgimi ceken makale ile Notlar’i bitireyim: Küresel İslam Hareketinde Kadının Yeni Temsil Biçimleri: Türkiye Örneği.

Ankara’da üç çalışma mekanı

Ders çalışmak için alternatif mekanlar ve farklı yöntemler denemek beni hep motive etmiştir. Şurada ve şurada bu konuyla ilgili iki yazı da paylaşmıştım. Türkiye’ye döndükten sonra da alternatif mekan arayışlarım devam etti. Ankara’da gözüme kestirdiğim ve ders çalışmaya uygun gördüğüm üç mekanı sizinle paylaşmak istedim. Yalnız bu mekanların üçünün de kahveci olması rastlantı olmasa gerek. Zira İngiltere’deki güzel günlerimi bana hatırlatan tek yerler kahveciler burada.

Birinci mekan Bahçeli 3. caddedeki Gloria Jean’s Coffee. Orada bulunduğum iki seferde de mekan -hemen yanı başındaki Starbucks’ın aksine- tenha denilebilecek sayıda insan barındırmaktaydı. Dış mekan kış mevsiminde bile ders çalışmaya uygun görünüyordu, ısıtma sisteminin yeterli olması dolayısı ile. İlk gözüme kestirdiğim mekan burası oldu.

İkinci mekan, Kızılay’da Selanik Caddesi’ndeki Caribou Cafe. Burası Kızılay’da olmasının gürültü ve kalabalık açısından dezavantajını taşıyor. Fakat içeride, kafeye dahil olan fakat ayrı bir cam bölmede yer alan masalı kısım ders çalışmak ya da bir şeyler okumak için son derece uygun göründü gözüme.

Üçüncü ve benim en sevdiğim mekan ise Bilkent Starbucks. Yemyeşillikler içinde ve genelde öğrencilerin takıldığı bir mekan olması dolayısı ile bana İngiltere’yi en çok hatırlatan mekan oldu. Fırsat buldukça eşimle oraya kaçar olduk. Bazı saat aralıklarında biraz kalabalıkça olmasının dışında uygun vakitlerde gidildiğinde çok verimli ders çalışılabilecek ya da bir şeyler okunup kafa dinlenilebilecek bir mekan.

Bu tarz zevkleri olan kişiler için büyük şehirlerde yaşamak aslında bir dezavantaj. Böyle mekanlar genelde merkezi yerlerde olduğu için bir ya da birkaç vasıtaya binmeniz gerekiyor, bu da yorgunluk olarak geri dönüyor. Ama Türkiye’de ‘local coffee shop’ kültürü olmadığı için küçük şehirlerde bu tarz mekanlar bulmak oldukça zor. Keşke kahvehane- kıraathane kültürümüz bugünkü yönünde gelişmese idi de, değişimlerini daha kucaklayıcı mekanlar olarak tamamlasalardı. Biz de kendi mahallemizdeki kıraathaneye gider, kahvemizi içer, kitabımızı okurduk.

 

Giris’iyorum 2: Icerik

Doktora bitti, ismimin onune iki harf eklendi. Doktorayi basariyla tamamlamanin verdigi guvenle sanirim blogda daha rahat sekilde tavsiyelerde bulunabilecegim. Daha once tezin giris bolumu ve bu bolumun amaci ve onemine dair kisa bir yazi paylasmistim. yazinin basligini da “giris’iyorum 1” seklinde koyarak devaminin geleceginin isaretini vermisim. Tezimin giris bolumunun tez savunma jurim tarafindan da ozellikle begenildiginin vurgusunun verdigi gazla 2. kismi yani giris bolumunun icerigi hakkinda yazmaya karar verdim. Continue reading

bir mesele

Genelde kose yazarlarinin koselerinde yazdiklari yazilar ayni fikirde olmadigim durumlarda beni pek rahatsiz etmez. En azindan sinirlendirmez. Ama Suheyb Ogut isimli birinin ‘Ah Ilahiyat(ci) Ah!’ baslikli yazisi gercekten sinirlenmeme sebep oldu. Tez yazma surecinde bu yaziyla karsilastigim icin hemen pesine dusuncelerimi dile getiremedim. Ama artik tezimi teslim etmis olduguma gore, erteledigim bir suru isten biri olan bu konudaki rahatsizligimi dile getirme isini bu yazida gerceklestirebilirim diye dusundum.

Sosyal medyada ve baska birkac platformda ilahiyatlarda felsefe ve kelam derslerine iliskin yeni duzenlemeler yapilacagina dair tartismalar basladi birkac hafta once. Bu surecte bircok kose yazari da yazilar kaleme alarak aktif bir sekilde yer aldilar. Bunlarin cogu felsefe derslerine iliskin degisiklige karsi cikan turden yazilar kaleme alirken, ben diger gorusu yani felsefe derslerinin azaltilmasi hatta kaldirilmasi gorusunu savunan yazilar aradim ve yalnizca Suheyb Ogut isimli Yenisafak gazetesi yazarlarindan birinin yazisiyla karsilastim. Yazar ilahiyat fakultelerindeki felsefe derslerini elestiren bir yazi kaleme almis ve bunlari da birkac maddeyle dile getirmis. Kismen hakli oldugunu dusundugum maddelerin yani sira beni gercekten sinirlendiren maddeleri ve dusuncelerimi ozetleyeyim.

Yazarin ilk cumlesi su: “Herkes bana ilahiyatlar üzerine yaz deyip duruyor.” Aklima ilk gelen sey, “Allah Allah, Suheyb Ogut de kim ola ki herkes ilahiyatlar hakkinda yazmasini israrla istiyor?” “Herkes” (?) Suheyb Ogut’ten ilahiyatlar hakkinda yazmasini istemis olabilir ama kendi adima soylemek gerekirse, ben kendisinden boyle bir konuda israrda bulunmadim.

Madde 2: Yazar “bütün bir müfredat, kadim gelenekle alakası olmadığı gibi…” seklinde bir ifadede bulunmus. Hakli olabilir, fakat “kadim gelenek” derken ne kastediyor? Icinde “kadim gelenek” ifadesi gecen cok afilli cumleler kurabilirim ben de. Ama oncelikle kadim gelenegin ne oldugunu ve ilahiyat mufredatinin hangi noktalarda bu “kadim gelenek”le alakasi olmadigini ve hatta “alakasi olmamak” ifadesiyle ne kastettigini aciklamadan kurdugu afilli cumlelerin hicbir dayanagi ve dikkate alinirligi yok.

Madde 3: Yazar “Bazı üstatlar ‘İlahiyatlardan felsefe derslerini kaldırmak cinayettir’ diyor ya, asıl bütün müfredatı felsefe derslerine boğmak bir cinayetti(r).” demis. Butun mufredati felsefe derslerine bogmak, evet, cinayettir.  Fakat yazar bu ifadeyi yazip devamini gertirmemis. Dolayisiyla,  once acikliga kavusturulmasi gereken sey, yazar butun mufredatin felsefe derslerine boguldugunu ya da bogulmak istendigini mi soylemeye calisiyor, yoksa sadece “Bazı üstatlar ‘İlahiyatlardan felsefe derslerini kaldırmak cinayettir’ diyor ya, asil kediyi suda bogmak cinayettir” seklinde oylesine bir cumle mi kurmayi amacliyor. Eger ilkini kastediyorsa, misal, Marmara Ilahiyat’in mufredati iste burada bulunabilir. Ilahiyatin ne kadar felsefe derslerine boguldugu ya da bogulmadigi mufredattan acikca anlasilmaktadir. Mufredatin problemli oldugu soylenebilir. Ve evet, ilahiyatlarin felsefe derslerine bogulmasi cinayettir. Ama oyle bir durum, yani ilahiyatlarin felsefe derslerine boguldugunu iddia edilecebilecek bir durum en azindan simdilik pek soz konusu gibi gorunmuyor. Eger ikinci amacla yazdiysa, yani sadece “bogmak” kelimesini cumle icinde kullanmak amaciyla yazdiysa yazar bu ifadesini zaten yoruma gerek yok.

Madde 4: Yazar “Şayet ilahiyatı müstakil ilmî bir saha değil de müstakil bir fakülte olarak kabul ediyorsan güzel kardeşim, o zaman, bütün hepsi birbirine göbekten bağlı olan fıkıh, hadis, kelam/akaid, tefsir, siyer gibi ilimlerin her biri için müstakil bölümler ihdas edersin. Talebe, ilahiyat fakültesini değil, mesela fıkıh ya da tefsir bölümünü kazanmış olur. Fıkıh bölümünü kazanan genç, bu bölümün rabıtalı olduğu diğer ilimlerin derslerini almamazlık etmez ama ağırlıklı olarak fıkıh mevzularını tahsil eder.” Bu ifadelerin elestirilebilmesi icin lisans ogretiminin ve lisansustu ogretimin amac ve kapsamlari, bu ikisinin birbirinden farklari ve iliskileri hakkinda uzunca bir aciklama gerekmektedir. Bu da su an pek yapmak istedigim bir sey degil.

Bunlar benim dikkatimi cekip rahatsiz olmama sebep olan noktalar. Baska bir deyisle boylesine onemli bir konuda yapilmis bu elestirideki siglik ve ustunkoruluk, ama hepsinden ote  cok yukaridan bakan bir dille yazilmis olmasi beni cok rahatsiz etti. Velhasil, herkes istedigini yazsin, herkes istedigini okusun, takip etsin, alkislasin, pohpohlasin. Ama bu kadar onemli bir konuda elestiri yapmak o kadar kolay olmamali. Enine boyuna arastirilip acik bir sekilde goruslerini dile getirmeden ele alinmis hicbir elestirinin gozumde en ufak degeri yok. Ilahiyatlara iliskin cok ciddi problemler var. Ders iceriklerinin ve ogretici konumundakilerin duzeltilmesi gerektigi konusunda Suheyb Ogut’e katiliyorum. Bunun olmasi icin de ilk is olarak bir akademisyen denetleme sistemi gelistirilmeli. Derse gelip her hafta bir bucuk saat boyunda baska bir hocanin hakkinda konusup sinav zamani kitabindan sorumlu tutup donemi geciren hocalar var. Oncelikle bu yuklerden kurtulunmali. Daha acik bir ifadeyle, mesele kac saat felsefe, kac saat fikih dersi oldugu degil, yani nicelik degil, asil mesele nitelik. Ayni zamanda goruslerini kac maddede ele aldigin degil onemli olan, bunlari ne kadar tutarli ve net bir sekilde dile getirdigin.

academia.edu ile araniz ne kadar iyi?

Tez teslimi arefesinde aklima gelen bir tecrube ve tavsiyeyi paylasmak istedim. Konu basliktan da anlasilacagi uzere academia adli siteyle ilgili. Bu yaziyi okuyan, en azindan bu site ile ilgilenen herkesin academia’dan haberi oldugunu varsayarak giriyorum konuya.

Birkac ay once Kanada’da Toronto Universitesi’nde calisan bir profesorle bir sebep ile irtibata gecmem gerekti. Kendisine yazdigim e-maile cevap olarak bana “Mr. Ozturk” yani Ozturk Bey tarzinda bir hitapla cevap yazdi. Bu e-mailin pesine gonderdigi e-mail’de ise bana “Mr” dedigi icin ozur diledi, benim herhangi bir uyarida bulunmamama ragmen. Continue reading